16 Kasım 2011 Çarşamba

Bozkıra Ağlayan Gökyüzü

Yıkama işlemi bitmiş köye dönüyorduk. Dedem en önde... Arabayı halam sürüyordu. Gri gökyüzünün altında uzanan, uçsuz bucaksız, sapsarı bozkırların ortasında hiçbir şeymiş kadar yer kaplayan uzun ince yolun ortasındaydık. Hafiften yağmur yağıyordu. Silecek arabanın camına vuran yağmur damlalarını süpürdükçe, gözlerimde birikmiş yaşların baskısı artıyordu.

Bu yetmezmiş gibi "Ne yapabilirz ki?" dedi halam. "Zamanı gelen gidiyor." Kafamı sağa çevirdim. Camdan dışarı uzaklara, çok uzaklara baktım. Kaybolmak istedim... İzimi kaybettirmek bu duygulara... Başka zamanlara açılan kapılar görmeyi hayal ettim. Fakat sileceğin sesi, sırtımdan tutumuş, üstümdekileri sündürerek beni geriye çekiyordu... Cama düşen damlalar... Daha az önce ordalardı... Kafamın içinde yuvarlanan ve gittikçe büyüyen bir kar topu vardı. Gözlerim patlayacakmış gibi hissediyordum. Sanki birileri yaşları zorla gözlerimden dışarı itekliyormuş gibi... Tek tük ağaçların görüntüye girip kaybolmasına odaklandım. Sonsuz genişlikteki bu sarı bozkır denizinde, yağmurlu havanın eşlik ettiği bomboş yollarda, en öndeki cenaze aracını takip ediyorduk. Ateşin düştüğü yer işte tam burasıydı... Yağmur başkalarını ıslatıyordu...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder