...Çaydanlıktan çıkan buhar ve sese eşlik eden yağmur tınısının oluşturduğu harmoniden başka dikkat çekici bir şey yoktu bu küçük odanın içinde. Geceydi. Durumundan çok eski olduğu anlaşılan ahşap bir sandalyeye oturmuş, odanın tek ve hakikaten büyük penceresinden dışarıyı izliyordu. Zifiri karanlıkta hiçbir şey göremiyordu. Zaten dışarıda görülecek bir şeyler olsa dahi fark edebilecek durumda değildi. Sonbaharın ilk yağmuruydu. Pencerenin yaklaşık her iki tarafından birer metre uzağa asılmış iki gaz lambasıyla aydınlanıyordu içerisi. Ne bir şey görüyor ne de duyuyordu. Gözlerindeki soğukluk o kadar belliydi ki eğer karışısında oturan birine böyle bakıyor olsaydı onu ürpertebilirdi. Yalnızlığından kaçmak için isteyerek ya da istemeyerek kendi içinde yeşerttiği onca dalın bir hiç olduğunu anlayalı boşvermişliği artmıştı. Önceleri arayışı sonuçlandıramamanın getirdiği korkuyla savaşırdı. Şimdi ise mağlubiyetin ve çaresizliğin tarifsiz hafifliği ile oturuyordu. Gözlerindeki ışıklara gerek yoktu artık...
Not : Karhozat(Bir Béla Tarr filmi) isimli filmin bünyemde oluşturduğu duygulardan yola çıkılarak yazılmıştır.
Bardağın Boş Tarafı
19 Kasım 2011 Cumartesi
16 Kasım 2011 Çarşamba
Bozkıra Ağlayan Gökyüzü
Yıkama işlemi bitmiş köye dönüyorduk. Dedem en önde... Arabayı halam sürüyordu. Gri gökyüzünün altında uzanan, uçsuz bucaksız, sapsarı bozkırların ortasında hiçbir şeymiş kadar yer kaplayan uzun ince yolun ortasındaydık. Hafiften yağmur yağıyordu. Silecek arabanın camına vuran yağmur damlalarını süpürdükçe, gözlerimde birikmiş yaşların baskısı artıyordu.
Bu yetmezmiş gibi "Ne yapabilirz ki?" dedi halam. "Zamanı gelen gidiyor." Kafamı sağa çevirdim. Camdan dışarı uzaklara, çok uzaklara baktım. Kaybolmak istedim... İzimi kaybettirmek bu duygulara... Başka zamanlara açılan kapılar görmeyi hayal ettim. Fakat sileceğin sesi, sırtımdan tutumuş, üstümdekileri sündürerek beni geriye çekiyordu... Cama düşen damlalar... Daha az önce ordalardı... Kafamın içinde yuvarlanan ve gittikçe büyüyen bir kar topu vardı. Gözlerim patlayacakmış gibi hissediyordum. Sanki birileri yaşları zorla gözlerimden dışarı itekliyormuş gibi... Tek tük ağaçların görüntüye girip kaybolmasına odaklandım. Sonsuz genişlikteki bu sarı bozkır denizinde, yağmurlu havanın eşlik ettiği bomboş yollarda, en öndeki cenaze aracını takip ediyorduk. Ateşin düştüğü yer işte tam burasıydı... Yağmur başkalarını ıslatıyordu...
Bu yetmezmiş gibi "Ne yapabilirz ki?" dedi halam. "Zamanı gelen gidiyor." Kafamı sağa çevirdim. Camdan dışarı uzaklara, çok uzaklara baktım. Kaybolmak istedim... İzimi kaybettirmek bu duygulara... Başka zamanlara açılan kapılar görmeyi hayal ettim. Fakat sileceğin sesi, sırtımdan tutumuş, üstümdekileri sündürerek beni geriye çekiyordu... Cama düşen damlalar... Daha az önce ordalardı... Kafamın içinde yuvarlanan ve gittikçe büyüyen bir kar topu vardı. Gözlerim patlayacakmış gibi hissediyordum. Sanki birileri yaşları zorla gözlerimden dışarı itekliyormuş gibi... Tek tük ağaçların görüntüye girip kaybolmasına odaklandım. Sonsuz genişlikteki bu sarı bozkır denizinde, yağmurlu havanın eşlik ettiği bomboş yollarda, en öndeki cenaze aracını takip ediyorduk. Ateşin düştüğü yer işte tam burasıydı... Yağmur başkalarını ıslatıyordu...
2 Ekim 2011 Pazar
Centilmenler Ülkesi
Gerçek olmadı mı sanıyorsunuz? Makineler kontrolü ele geçiremedi mi? Fena yanılıyorsunuz o zaman. En azından dünya üzerinde bir ülkede bu gerçekleşti ondan eminim.
Bu ülkede otomobil denen çok garip makineler var. İnsan taşımak için tasarlanmış bir şey bu. Yollar yapmışlar onun için. Otomobiller yürüsün diye. Ve şu anda bu makineler insana karşı üstünlüğü ele geçirmiş durumda.
Otomobillere kırmızı ışık yanarken yaya geçidinden geçmenin ölümcül tehlikeye sahip olduğu bir yer burası. Yaya geçidinin ortasındayken yeşil yanarsa işte o zaman durum biraz karışık. Beklemek yerine spor yapmanız için sizi biraz koşturabilirler. Bizi düşünüyorlar tabii ki de.
Bazıları bunu abartarak yaya geçidi olmayan yerde karşıdan karşıya geçerken sizi görünce daha da hızlanıyor. İşte onlar en iyilik severleri. Bu otomobillerin Dr. Mehmet Öz'ün ajanları olduğu söyleniyor. Spor yapmayan insanlar çıldırtıyormuş da kendisini. Ona katılıyorum ama orası ayrı konu.
Ve bazen de durum çok komplike hallere dönüşebiliyor.Biraz önce demiştim ya; yaya geçidinden insanlar geçiyorsa ve o anda araçlar için yeşil yanmış siz de önünüzdekini ezip geçmiyorsanız çok büyük tepki alabiliyorsunuz. Aynısı dün gece oldu. Özellikle dikkat ettim arkadaki araç önümüzden geçenleri görmüyor mu diye evet görüyordu ama umrunda değildi. Yayalara izin verdik geçtiler sonra biz geçtik. Arkadaki araç aşırı hızlanarak çeşitli el kol hareketleri yaparak ve iltifat olmadığına emin olduğum şeyler söyleyerel geçti yanımızdan. Sorduğumuz zaman ezin ölsün neyi bekliyorsunuz diyecek değil ya, ne yapmamızı istediğini bir türlü çözemeyeceğim. Sokaklar tamamen eğitimli centilmenlerle dolu. İçim çok rahat şu yıllarda. Okuma oranımız giderek artıyor. Jazz kulüpleri çok revaçta. Mutlu ölebilirim.
Bu ülkede otomobil denen çok garip makineler var. İnsan taşımak için tasarlanmış bir şey bu. Yollar yapmışlar onun için. Otomobiller yürüsün diye. Ve şu anda bu makineler insana karşı üstünlüğü ele geçirmiş durumda.
Otomobillere kırmızı ışık yanarken yaya geçidinden geçmenin ölümcül tehlikeye sahip olduğu bir yer burası. Yaya geçidinin ortasındayken yeşil yanarsa işte o zaman durum biraz karışık. Beklemek yerine spor yapmanız için sizi biraz koşturabilirler. Bizi düşünüyorlar tabii ki de.
Bazıları bunu abartarak yaya geçidi olmayan yerde karşıdan karşıya geçerken sizi görünce daha da hızlanıyor. İşte onlar en iyilik severleri. Bu otomobillerin Dr. Mehmet Öz'ün ajanları olduğu söyleniyor. Spor yapmayan insanlar çıldırtıyormuş da kendisini. Ona katılıyorum ama orası ayrı konu.
Ve bazen de durum çok komplike hallere dönüşebiliyor.Biraz önce demiştim ya; yaya geçidinden insanlar geçiyorsa ve o anda araçlar için yeşil yanmış siz de önünüzdekini ezip geçmiyorsanız çok büyük tepki alabiliyorsunuz. Aynısı dün gece oldu. Özellikle dikkat ettim arkadaki araç önümüzden geçenleri görmüyor mu diye evet görüyordu ama umrunda değildi. Yayalara izin verdik geçtiler sonra biz geçtik. Arkadaki araç aşırı hızlanarak çeşitli el kol hareketleri yaparak ve iltifat olmadığına emin olduğum şeyler söyleyerel geçti yanımızdan. Sorduğumuz zaman ezin ölsün neyi bekliyorsunuz diyecek değil ya, ne yapmamızı istediğini bir türlü çözemeyeceğim. Sokaklar tamamen eğitimli centilmenlerle dolu. İçim çok rahat şu yıllarda. Okuma oranımız giderek artıyor. Jazz kulüpleri çok revaçta. Mutlu ölebilirim.
29 Nisan 2011 Cuma
Eh İşte
Adam barda tek başına içiyordu.Hayır içeri tanışacağı güzel bir kız girmedi.İçeri hiç kimse girmedi.Hikayeler her zaman anlatılanlar gibi gelişmiyor ne de olsa.Tam içmeye zevk aldığı anda-bilirisiniz o anı ya da her neyse-barmen barı kapatacağını ve acele etmesi gerektiğini de söylemedi ya da kız arkadaşına sarktığı için bara dalıp yanlışlıkla başka bir adamı vuran birinin vurduğu yanlış kişi de olmadı.Ne iyi ne de kötü bir hikayeydi bu.Vasat bir rüzgarın sürüklediği,bilmem ne kadar önceki sonbaharda dökülmüş,kurumaya inat eden özelliksiz bir yaprağın ilginç olmayan hikayesiydi sadece.
4 Nisan 2011 Pazartesi
Normal Bir Hikaye
Çırpındıkça batan bir adamın hikayesi bu.O çırpındı,çırpındıkça battı fakat hikaye bu kadar değildi.Sular adamın batışıyla aynı hızda yükseliyordu...
3 Nisan 2011 Pazar
Zamanın İki Yüzü
Rastgele bir sokakta eski sevgilinin parfümüyle hüzünlü bir buluşma ya da eski evinin olduğu sokakta yeni beton dökülürken bıraktığın küçük ayak izlerni görmenin verdiği iç düğümlenmesi...Kalbine kendi kendine çektiğin buz gibi setlerin yavaşça erimesi ya da aşağıya atlamak isterken suların yükselmesi...Dedenin seni parka götürürken giydiği ayakkabının aynısını başkasında görmenin getirdiği burukluk ya da eski kitaplarının arasında,karaladığın hayallerin solmuş renklerini bulmanın ekşi coşkusuyla yüzüne esen süresi geçmiş ılık rüzgar...Zaman...Ne çok şeye anlam kazandırıyorsun,neleri anlamsızlaştırırken.Bu kadar acımasız ama aynı derecede şefkatli...
21 Mart 2011 Pazartesi
Tek Kişilik Bulutlar
İkinciler tarihin ve çoğu kişinin umrunda değildir fakat "Birinci değilsen hiçbir şeysin" cümlesi benim için saçmalık.Bazı müzik gruplarında ön planda olmayan grup elemanları daha çok ilgimi çekiyor.Finallerde kaybeden takımları da kupayı kazananlar kadar hatırlayabiliyorum.Bir futbol takımında en sevdiğim parça en çok koşan adam,10 numarayı giyen değil.Ve biraz daha ileri gidersek kaybedenlerin hikayeleri daha çok ilgimi çekiyor.Siyah beyaz görüntüleri daha çok seviyorum,gündüzün kendini kaybetmiş hali olan geceyi,yağmur yağarken gri denizi ve güneş doğmadan hemen önceki soluk renkleri...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)